saatler inerken gecenin sürgün vakitlerine,
karındeşenlerim olurdun,
sıfatsız ümitlerin,sahipsiz gölgelerine and olsun ki,
vefakar bulutlar kadar yarımdın
ellerimden sızan kan pıhtıları gibi
kayıp gittin sabahlarımdan,
mavi düşlerim senindir artık,
şikayetim yok,
içimde biyerlerde de olsa,
benimle kal,
yeter..

'Bir vazoda ötenazi bekleyen çiçeklerin beklemelerindeyim”.
Gözyaşlarımla kirlenmiş yanaklarımdan eksilen,
Sevgi dokunuşlarının izlerindeyim.
Ne bitmez hayaldir bu,
Ne tükenmez umuttur,
Beni yaşatan.
Kanım çekiliyor bak damarlarımdan,
Ölüyorum.
Mayınların üzerinde gezmek kadar tehlikeli seni özlemek,
Serseri bir kurşuna hedef olmak kadar korunmasız.
Biliyorum.
Sabit bir noktaya kilitlenmiş gözlerimden fırlayan
Deli bakışlarımla,
Koparılmış çiçeklerin sessiz çığlıklarındayım.
Çiçekler kadar güne bakamadım.
Senden kalan son damlada,
Sana yeniden başlayamadım.
Ne yapayım sana bir çiçek olamadım...

Gitmeler

15/5/2008

Herşeyin ikincisi yenilgidir,
Her dönüş ispatıdır biraz da kaybetmişliğin
Maluptur ileriye bakamayan
Bakamaz ki bir türlü pişmanlığından
Onu tutar geride bıraktığı her neyse
Daha da bağlanır ardında kalana
Terkedilen çabuk büyür, hüzün kalana düşsede
Pişmanlık hep gidenin payına
Ayrılık zor zanaat, kimse yüzde yüz gülemez
Kimse yüzde yüz gidemez
Giden dönüyorsa, sevdiğinden değil kaybettiğindendir
Ve aradığını bulamadığından
Dönene kapıyı açmayın
Sevseydi o, gitmezdi hiç bir zaman
İşte bu yüzden dönene kapılarınızı birdaha asla açmayın
Ve sen
Gelme
O kapı hiç açılmayacak sana
Eski rüzgarların sözü geçmez terkettikleri dağlara
Geceye yeni şiirler gerek, gemiye yeni fırtına
Her eylüle başka yağmur
Kalana taze baharlar lazım
Ve gidene biraz yürek
Kaçanlar pişman şimdi
Kalanlar, sevmeye devam edecek.

gidiyorum

1/5/2008



Puslu bir sabah ayazını peşimden sürükleyerek gidiyorum..
Yalnızlığımı köhne bir sandalın sahipsiz sürüklenişine bırakırken, hüznüm ardından ağlıyordu..
Alışkanlığından vazgeçen bir tiryaki gibi sıkıp yumruklarımı, arkama dönüp bakmadan gidiyorum..
Sahibi olmadığım ama üzerime zorla giydirilen bir beden büyük bütün kaçışları ihtiyacı olanlara bırakacaktım, vicdanım el vermedi..
Usulca soyundum ve sahiplerine geri verilmek üzere bir kenara bıraktım hepsini, gidiyorum..
Umudum küçük bir kız çocuğu, el sallayarak çağırıyor beni uzaklardan. Israr etmeyeceksin kalmam için ama hani olur ya, yine de etme..
Yapamadığım tek şeydi baharda kardelen yetiştirmek. Sen onu istedin, mahcup oldu yüreğim, gidiyorum..
Oysa benim de hayallerim vardı; dans edecektim yağmurda, sonbahar’a vedaları değil gülüşleri yapıştıracaktım, çiçekler alacaktım olur olmadık zamanlarda..
Fazla geldi çıplak elle çizdiğim resim tuvaline. Konuşturma beni giderayak çünkü ödünç aldım suskunluk adını verdiğin silahını, gidiyorum..
Eskiden olsa eteğimi çekiştirip beni kandırırdı içimdeki çocuk, üzüleceğimi bile bile..
Gözlerine buzdan sarkıtları sen mi yerleştirdin ki artık ağlayamıyor bile..
Onu bu kurak, duygusuz ve yeşili az topraklarda, her şey iyi olacak gibi asılsız vaatlerle büyütüp, hayata kazandırmam olanaksız..
O çok sevdiğin korkularını, her mevsime açık pencerenden içeriye bırakarak, içimdeki her şeyden habersiz çocukluğumu yanıma alarak gidiyorum..
Sen bir bedenle sevişmek istedin, bense yüreğinle ve beyninle ve gözlerinle...
Adımlarımızın uyumsuz olduğunu neden hemen kabullenemedim diye kırılarak kendime, gidiyorum..
Şimdi notaları sahipsiz ve öksüz kalmış yarım bir şarkıdır sevmek..
Sürüklenmiyorum dikkat et, gidiyorum.. Sessizce ve hiçbir şey yaşamamış gibi..
Yüreğimi çıkartıp her şeyiyle masaya dökerken, senden daha cesur olduğum için utanma sakın...
Bu cesaret, çocukların masum dualarından çaldığım inatçı bir bekleyişti sadece..
Bir bedeni değil, bir yüreği özlediğin vakit, umarım zamanın olur güneşin doğuşunu huzurla izlemek için..
Bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum..
Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana..
Yolun açık olsun...!


meLanKolİ...

11/4/2008

bir gün birinin yüzüne tükürmek istersem o heralde kendi yüzüm olurdu !
başkalarını suçlayamazdım dengesizliklerim için yanlış aldığım kararlar için ya da herkese saf saf güvenip inandığım için …
kendimi önce çözebilmeliydim başkalarını çözebilmek için …
neden kızarsınız ki bana anlamam, neden küsersiniz, neden sessizce gidersiniz ?
boşuna kürek çektiğim yılları telafi edemedim ki ben, daha başkalarının derinlerine demir atayım, yaralarını sarayım, orda kalıp konaklayım …
sığınacak bi liman bulamadım ki savrulmaktan kurtulayım, bağlanıp bi yerde kalayım …
zaten aldığım vuruklardan, çatlayan dudaklarımdan akıtacak sözüm kalmadı artık anlatacak gücüm kalmadı kabul ettirecek takatimse hiç yok
beni yanlış gösteren kendime …
ben önce kendimi aşamadım karanlıklarıma hapsoldum
kalıntılarımın altında ezildim çığlıklarımı sadece kendime dinlettim …
boyun eğmekten boynum biraz bükük kaldı …
aldığım darbeler beni on yıl öteye attı …
sonunda hep kendimle kaldım …
hayat törpüledi kırıklarımı,
nasır tuttu artık kanayan yaralarım …
ama ne değişti ?
yine aynı başlangıçlar aynı bitişler …
ama ben çok şey ögrendim, bi tek ben çok değiştim
peki neden etrefımdakilerin biri bile değişmedi benim için ?
fedakârlık herkes yapar yada yaptığını sanar
ama asıl benimkiydi gerçek olan kendimden vazgeçtim ben kendimden !
doğrularımdan, çıkarlarımdan, arayıpta bulamadıklarımdan …
benden vazgeçtim ben benden !
artık bi anlamı kalmadı gerçi tekrarlamaların …
yaşadıklarımı bi daha yaşamayaysa hiç gereksinim duymuyorum …
şimdi yeni arayışlar içindeyim …
kendimi arıyorum gören varsa titretsin !
sadece msnimdeki sahte pencerelerin 0.0 şiddetindeki sarsıntılarından bahsetmiyorum
kalbimin acılarını, sevinçlerini, haykırışlarını, göz yaşlarını tekrar canlandıracak büyük depremlere ihtiyacım var !!!
bide beni göçük altından çekip çıkaracak bir kurtarıcıya …
n’olur çabuk gel yanıma, nefesim tükeniyo sensiz aldığım her solukta …

beni bütünde aramayın, satırların sözcüklerin arasına sakladım kendimi …
kimse bulamasın, daha fazla silemesin diye çabalarım …

başlık yok

3/4/2008

Kopkoyu bir yalnızlık demledim kendime. Yanında ne kızarmış ekmek kokusu, ne de annemin yağlı, reçelli ekmekleri... Kopkoyu, bir yalnızlık demledim kendime...

Önce bir eşik yaptım, en soğuk mermerden. Yetmedi... Ardından bir sıra duvar ördüm, en kalın taş bloğu ile, sadece bir sıra... Yine yetmedi... Ardından bir sıra, bir sıra daha. Ben bir koydukça, beş koydu yaşam. Örüldükçe örüldü, yükseldikçe yükseldi...

Duvarlarından ışık sızmıyor surlarımın. Kopkoyu bir karanlık ördüm kendime...

Şimdi güneşin ne doğuşu, ne batışı görünür oldu buralardan. Grubun turuncu, sarı rengi yok artık. Yok artık mavinin yeşile çalan tonları. Yok artık pembe, beyaz pastel bir bahar...

Çok zamandır kumdan kale yapıp, bir dalganın alıp, götürüşünü beklemedim. Çıplak ayakla kumsalda koşmadım. Deniz kabuğu toplamadım. Çok zaman oldu, nilüferlerin yaprağından, tırtılın umuduna kanat açmayalı...

Çok zamandır yağmura yakalanmadım. Saçlarımdan süzülmedi damlalar. Çok zaman oldu, gökkuşağı görüp, çığlık atmayalı. Çok, çok zaman oldu pencerenin buğusunda bir resmin kayboluşunu beklemeyeli...

Çok zaman oldu fotoğraf makinemle yaşamın bir karesini dondurmayalı... Bir bahar dalından düşen çiğ damlasını yakalamayalı. Bir şelalenin sesini resmetmeyeli.

Çok zaman oldu tüm çocukları toplayıp, yaz okulu açmayalı... Akşam iş dönüşü onlara şeker almayalı. Bahçede saatlerce zıplamayalı. Yaz bitiminde onlara sözde karnelerini dağıtmayalı. Çok, çok zaman oldu...

Çok zaman oldu, minik ellerle beraber dev bir kardan adam yapmayalı. Kar topundan kaçmayalı. Kara yatıp, iz çıkarmayalı... Çok, çok zaman oldu...

Çok zaman oldu bir şarkı tutmayalı, yüksek sesle bir şarkıya eşlik etmeyeli. Kahkahaların sığmadığı bir odada bulunmayalı, sessiz film oynamayalı... Çok, çok zaman oldu şen şakrak bir şarkının notalarına tutunup dans etmeyeli...

Yüreğim bir serçenin kanadı üzerinde atmıyor uzun zamandır...

Kopkoyu bir yalnızlık demledim kendime. Yanında mı? Sadece kalemim ve göz yaşlarımla ıslanmış satırlarım...

Bir kadını tanımak... Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terkedilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Kadınlar, dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Süprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de. Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, süprizlere hazırlıklı olanları bir de Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra'da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla anlaşılır hayatın sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı. Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla kanat çırpılır, özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap düşmüş aşk yorgunudur kadın.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi karşılık beklememeyi. Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever.


Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen. Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi...

 

 

alıntıdır

 


Hiç okuyamıyacagın bir mektup yazıp hayali murekkeple
yorgun ayaklı bir postacıya veriyorum;
hiç ulaşmasın sana diye.


Çifte yedili atarsan
İpini koparmış bir ucurtma kadar özgür olacağım ; söz.
ama şimdi nane,limon kaynatmam gerek kalemime
Hapşırıyor tükenmezi
Titriyor kelimelerimin akibeti belirsiz hiçliği
nefessiz bırakılmış öznelerim
fiillerimde açkarnına tokluk hissi.
Üşüyorum nedeni belli


Vaktini çalacağım belki ama;
hadi bana ateşe verilmiş bir cumle sonu bul...





alıntıdır

SüVeyDa

17/3/2008

Aşk üstüne söylenmesi gereken her şeyi söylediğimi sanırdım oysa ne çok şey varmış söylemem gereken, söylenmesi gereken. Ben doludizgin yaşarken sevdamı, yarım kalan ve söylenmemiş sözler varmış. Belki de hiçbir zaman söyleyemeyeceğim. Sözün ne olduğunu yıllardır açıklamaya çalışmış insanlar; Saussure "parola" demiş Chomsky; "performans"... Çok konuşulmuş üstünde dil-söz ayrımlarına varılmış, ama kimse ne söyleyip ne söylemememiz gerektiğini ve bunun nasıl yapılacağını araştırmamış. Yunus Emre;
“Söz ola kese savaşı

Söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı

Yağ ile bal ede bir söz”

demiş.
Hani boşa da dememiş. Sözler yüceltirken insanları,makamdan makama... Ve yine sözler koparıverir sana ait başı bedeninden. Ölüm de, yaşam da sözlere dairdir. Sürgünler de, özlemler de sözlerdendir. Yine sözler ayırır sevdiklerimizi bizden ve sözler yeni sevdalar yaratır. Benim sevdam sözler üstüne kuruldu... hani?.. Yunan Mitolojisinde kadınla erkek tek vücutta yaratılmıştı ya. ve o kadar mutlu olmuşlardı ya..hani tanrılar kıskanmışlardı bu mutluluğu ve kadını dünyanın bir ucuna erkeği bir ucuna göndermişlerdi tek bedenden ayırıp.işte bir gün elinde kirlenmemiş sözlerle gelmişdi dünyanın bir ucundan o yaralı erkek. Ve sözler sunmuştu yaralı yüreğime. Sözler büyüttük tekrar birleştirmeye çalıştığımız bedenimizde. Zamanla sözler kirlenmeye başladı yitirdiler o anki saflıklarını. O kadar anlaşılırlarken pek bir giriftleştiler. Ardından sertleştiler, can yakar oldular. Kadın erkeğe saldırdı diliyle, erkek kadının yüreğine yüreğine vurdu sözleriyle. Her vuruş bir gözyaşı aldı götürdü ve o yürekten bir parça sevgi. Zamanla sözlerin acımasızlığı daha bir oturdu yüreklere ve tek beden yavaş yavaş bölünmeye başladı ortasından. Tek vücutta sadece iki baş varken zamanla dört kol oldu, iki bacak dört bacak olmaya başladı. Aynı fikirde ilerleyen iki ayrı mekanizma ayrı fikirlerde yol almaya başladı. Ve insan kendi bedenine yabancılaştı. Sözler ayırmaya başladı bir olan yolları ve kurulan hayalleri yıkmaya. Belki de Yunan Tanrılarının işi yine, dayanamadılar mutluluğa ve sözleri soktular insancıkların aralarına. Dünyanın birer yanına sürmediler bu sefer daha kötüsünü yaptılar sırt çevirttirdiler, gözlere mil çektiler ve dile hiç dokunmadılar. Zehrini akıttıkça akıtsın diye. Başardılar. Her geçen gün zehir aktı ve bedenini yarımlaştırdı. Belki bir garipti kendi gözünde. Ne yapacağını bilmiyor, nereye gideceğini bilmiyordu. Her şey ve herkes yabancılaşmıştı ona. Kadın kadınlığını unutmuştu. Bu yollarda hep onunla yürürdü şimdi tek başınaydı. Bir çınar kadar yorgun ve yalnızdı. Ve yalnızlığı büyüdükçe kaplıyordu etrafını. Süveyda artık tanınmaz olmuştu. Süveyda yok olmuştu. Yalnız bırakmıştı, sevdasını o buldu, şimdi kılını kıpırdatmıyor Süveyda. Süveyda susuyor ve daha bir karartıyor kendini. Süveyda yarısını geri ver ona diğer yarısını geri ver ilk gün sen getirdin, sen bul ve geri getir. Karartma dünyanı Süveyda hadi tekrar âşık et ve baştan yarat kendini…

çığlığım boğazımı kesti, kana(ya) madım
-de halindeyim acıların




her şeye susuyorum artık
susuzluğum dilimin ucu, kemiksiz



ölümlerden ölüm beğendim, üzerime olmadı
zor günler için sakladığım bir intihar vardı cebimde
çıkarttım baktım, kurtlanmış
sebebi var elbet bu gözyaşlarının
anlamaya çalışmayın, anlayın

bir ressamın tualinden düştüm
hiçbir renk kurtaramadı beni
beyazlar giymiş bir duygunun içinde,
ismim sırdır artık

- bir kaç ince sızım var, görüşlerinize hazırdır üstadım

ne istediğini bilen sevdalarım olmadı hiç
büyük kavuşmalarımda
hep küçük özlemleri sevdim
küçük sarılmaları
küçük bekleyişleri
büyüklerini sevecek kadar zaman verilmedi

arzularıma haber saldım, gelmediler
nerede unuttum ateşli bedenimin alfabesini..?
hangi ketum dil yaladı geçti haykırışlarımı..?
size bir sır vereceğim,
galiba (d) üşüyorum



vurgun zamanlarındayım hayatımın
yalnızlık ırzıma geçse doğuracağım!
Doğuracağım özlemin canına kıyanların eşgalini

hadi toprak ana! Seviş ruhumla
ve temizle diline biber sürülmüş dudakları
görmüyor musun..? Bana bir şeyler oluyor
bedenimden bir deniz geçiyor,
dalgaları göğsüme vurup geri çekiliyor
hangi mevsimin rahminden çıkartacağım başını yüreğimin..?
bu dalgalar öksüzlüğümü çok fena acıtıyor

-sol anahtarınızı rica edeceğim, şarkılarım içimde nefessiz kaldı

zehirli bir ihanet aktı yanaklardan
atılan bir imzayla onaylandı unutulduğum
gelinlik bir kız gibiydi düşlerim oysa, kaçırıldı
kimlerin yatağında nergis kokusuysa, orada kalsın

çocuk kalan yanım! . Sen sakın üzülme
seni yeniden güldürebilmek için arınacağım bu lekeli acılardan
babamı affettiğim gün, sevdalarımı da affedeceğim
soyacağım yüreğimi yeniden ulu orta. Utanmadan,
sevişeceğim yeniden kana kana, kan(a) madan

sen de biliyorsun ki;
saçlarına kır düşmüş mavi bir geceydi sevdam
kayan bir yıldız da dilek olsaydık da,
bizi tutsaydı...
_________

recm

10/3/2008

Kumbaramda ki hayalleri bozdurdum,
Yarınsızım…

Dilek ağaçları yalan sevgili
Ve dualar ellerini bizden çekti…
Yalan…
Saçlarımın her teline sindi kokusu
Zevk veriyor yaralarımı okşamak.
Ardımda bir şarkı,
Damağımda kekre bir tat, ellerim ayaz
Yalan, saçlarıma sinmiş kokusu…

Ey yalan
Ey gerçeğin kanlısı, taşlasana beni!
Recm hakkımdır, bekliyorum…
Kısırlaştırdığımız hayallerimiz genzimdeki acı tat

Recm hakkımdır,
İlk taşı, günahsız olan atsın